YDS İçin 75 Önemli Eşdizim: Anlamları ve Örnek Cümleleri
YDS'de kelime bilgisi yalnızca ilk altı soruda değil, cloze testte, cümle tamamlamada ve okuma parçalarında da belirleyicidir. Aşağıdaki listede 75 önemli eşdizim anlamları ve örnek cümleleriyle yer alıyor. Kelimeleri tek tek ezberlemek yerine örnek cümle içinde öğrenmek, sınavda bağlamdan anlam çıkarmayı kolaylaştırır.
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| undermine confidence | güveni sarsmak | Repeated delays have undermined confidence in the project. Tekrarlanan gecikmeler projeye duyulan güveni sarstı. |
| exacerbate a problem | bir sorunu kötüleştirmek | Building more roads may actually exacerbate the problem of congestion. Daha fazla yol yapmak aslında sıkışıklık sorununu kötüleştirebilir. |
| mitigate the effects | etkileri hafifletmek | Planting trees along the streets can help mitigate the effects of summer heat. Sokaklara ağaç dikmek yaz sıcağının etkilerini hafifletmeye yardım edebilir. |
| hinder development | gelişmeyi engellemek | A lack of clean water continues to hinder development in many rural areas. Temiz su eksikliği birçok kırsal bölgede gelişmeyi engellemeye devam ediyor. |
| facilitate access | erişimi kolaylaştırmak | The new ramps facilitate access to the building for wheelchair users. Yeni rampalar tekerlekli sandalye kullananların binaya erişimini kolaylaştırıyor. |
| alleviate suffering | acıyı dindirmek, ıstırabı hafifletmek | Aid organisations work to alleviate suffering in areas hit by disaster. Yardım kuruluşları afetten etkilenen bölgelerde acıları dindirmek için çalışıyor. |
| deter crime | suçu caydırmak, suçu önlemek | Better street lighting is often said to deter crime. Daha iyi sokak aydınlatmasının suçu caydırdığı sıklıkla söylenir. |
| diminish the risk | riski azaltmak | Wearing a helmet greatly diminishes the risk of serious head injury. Kask takmak ciddi kafa yaralanması riskini büyük ölçüde azaltır. |
| enhance efficiency | verimliliği artırmak | The company introduced new software to enhance efficiency in its offices. Şirket ofislerinde verimliliği artırmak için yeni bir yazılım kullanmaya başladı. |
| jeopardise safety | güvenliği tehlikeye atmak | Workers who skip safety checks jeopardise the safety of their colleagues. Güvenlik kontrollerini atlayan çalışanlar iş arkadaşlarının güvenliğini tehlikeye atar. |
| entail significant costs | ciddi maliyetler gerektirmek | Moving the airport to a new site would entail significant costs. Havalimanını yeni bir yere taşımak ciddi maliyetler gerektirir. |
| stem from poverty | yoksulluktan kaynaklanmak | Many of the region's health problems stem from poverty. Bölgenin sağlık sorunlarının birçoğu yoksulluktan kaynaklanıyor. |
| derive benefits from | -den yarar sağlamak | Patients of all ages can derive benefits from regular physical activity. Her yaştan hasta düzenli fiziksel etkinlikten yarar sağlayabilir. |
| exert influence | etki uygulamak, nüfuz etmek | Large technology companies exert considerable influence over public opinion. Büyük teknoloji şirketleri kamuoyu üzerinde kayda değer bir etki uyguluyor. |
| sustain economic growth | ekonomik büyümeyi sürdürmek | Few countries have managed to sustain economic growth for several decades. Çok az ülke ekonomik büyümeyi birkaç on yıl boyunca sürdürmeyi başardı. |
| allocate resources | kaynak ayırmak, kaynakları dağıtmak | Hospitals must decide how to allocate resources fairly between departments. Hastaneler kaynakları bölümler arasında adil biçimde nasıl dağıtacaklarına karar vermelidir. |
| undermine public trust | kamuoyunun güvenini sarsmak | The scandal undermined public trust in the government. Skandal hükümete duyulan kamu güvenini sarstı. |
| account for the difference | farkı açıklamak | Differences in diet may account for the difference in life expectancy between the two regions. Beslenme farklılıkları iki bölge arasındaki ortalama ömür farkını açıklayabilir. |
| constrain economic growth | ekonomik büyümeyi kısıtlamak | A shortage of skilled workers could constrain economic growth in the coming years. Nitelikli işçi eksikliği önümüzdeki yıllarda ekonomik büyümeyi kısıtlayabilir. |
| compel someone to act | birini harekete geçmeye zorlamak | The rising number of accidents compelled the authorities to act. Artan kaza sayısı yetkilileri harekete geçmeye zorladı. |
| foster cooperation | iş birliğini teşvik etmek, geliştirmek | Exchange programmes aim to foster cooperation between universities in different countries. Değişim programları farklı ülkelerdeki üniversiteler arasında iş birliğini geliştirmeyi amaçlar. |
| substantiate a claim | bir iddiayı kanıtlamak | Scientists need far more data to substantiate such a claim. Bilim insanlarının böyle bir iddiayı kanıtlamak için çok daha fazla veriye ihtiyacı var. |
| attribute A to B | A'yı B'ye bağlamak, A'yı B'ye atfetmek | Researchers attribute the decline in bee numbers to a combination of disease and pesticides. Araştırmacılar arı sayısındaki düşüşü hastalık ve tarım ilaçlarının bir arada etkisine bağlıyor. |
| overlook a crucial factor | çok önemli bir etkeni gözden kaçırmak | The report was criticised for overlooking a crucial factor: the cost of maintenance. Rapor çok önemli bir etkeni, bakım maliyetini, gözden kaçırdığı için eleştirildi. |
| curb inflation | enflasyonu dizginlemek | The central bank raised interest rates in an attempt to curb inflation. Merkez bankası enflasyonu dizginlemek amacıyla faiz oranlarını yükseltti. |
| prevalence of disease | hastalığın yaygınlığı | The prevalence of the disease is much higher in older age groups. Hastalığın yaygınlığı ileri yaş gruplarında çok daha yüksektir. |
| advent of technology | teknolojinin ortaya çıkışı, gelişi | With the advent of digital technology, film cameras became far less common. Dijital teknolojinin ortaya çıkışıyla film kullanan fotoğraf makineleri çok daha az yaygın hâle geldi. |
| income disparity | gelir eşitsizliği | Income disparity between cities and rural areas has grown in recent decades. Kentler ile kırsal bölgeler arasındaki gelir eşitsizliği son on yıllarda arttı. |
| long-term implications | uzun vadeli sonuçlar, etkiler | The long-term implications of the decision are still unclear. Kararın uzun vadeli sonuçları hâlâ belirsiz. |
| financial constraints | mali kısıtlamalar | Because of financial constraints, the museum had to close one of its galleries. Mali kısıtlamalar nedeniyle müze galerilerinden birini kapatmak zorunda kaldı. |
| financial incentives | maddi teşvikler | The government offers financial incentives to farmers who protect wetlands. Hükümet sulak alanları koruyan çiftçilere maddi teşvikler sunuyor. |
| scientific endeavour | bilimsel çaba, bilimsel girişim | Space exploration is perhaps the most expensive form of scientific endeavour. Uzay araştırmaları belki de bilimsel çabanın en pahalı biçimidir. |
| a major drawback | önemli bir dezavantaj, büyük bir sakınca | A major drawback of electric cars is the time it takes to charge them. Elektrikli arabaların önemli bir dezavantajı onları şarj etmenin aldığı süredir. |
| deterioration in health | sağlığın kötüleşmesi | Loneliness has been linked to a deterioration in health among older people. Yalnızlık yaşlılar arasında sağlığın kötüleşmesiyle ilişkilendirilmiştir. |
| susceptibility to disease | hastalığa yatkınlık, hastalığa açık olma | Poor sleep can increase susceptibility to disease. Kötü uyku hastalığa yatkınlığı artırabilir. |
| psychological resilience | psikolojik dayanıklılık | Strong friendships can help to build psychological resilience. Güçlü arkadaşlıklar psikolojik dayanıklılık kazanmaya yardım edebilir. |
| spark controversy | tartışma başlatmak, tartışmaya yol açmak | The proposal to close the old library sparked controversy in the town. Eski kütüphaneyi kapatma önerisi kasabada tartışmaya yol açtı. |
| magnitude of the problem | sorunun büyüklüğü, boyutu | Few people realised the magnitude of the problem until the floods began. Seller başlayana kadar çok az kişi sorunun boyutunu fark etmişti. |
| feasibility of the project | projenin uygulanabilirliği | A team of experts was asked to assess the feasibility of the project. Bir uzman ekibinden projenin uygulanabilirliğini değerlendirmesi istendi. |
| social deprivation | toplumsal yoksunluk | Areas of social deprivation often have fewer doctors and schools. Toplumsal yoksunluk yaşanan bölgelerde çoğu zaman daha az doktor ve okul vardır. |
| linguistic ambiguity | dilsel belirsizlik, dilde çok anlamlılık | Linguistic ambiguity in contracts can lead to costly legal disputes. Sözleşmelerdeki dilsel belirsizlik pahalı hukuki anlaşmazlıklara yol açabilir. |
| discrepancy between results | sonuçlar arasındaki tutarsızlık | The discrepancy between the results of the two studies has not been explained. İki çalışmanın sonuçları arasındaki tutarsızlık henüz açıklanamadı. |
| proliferation of weapons | silahların yayılması | International treaties try to prevent the proliferation of nuclear weapons. Uluslararası antlaşmalar nükleer silahların yayılmasını önlemeye çalışır. |
| influx of migrants | göçmen akını | The sudden influx of migrants put pressure on local schools and hospitals. Ani göçmen akını yerel okullar ve hastaneler üzerinde baskı oluşturdu. |
| financial burden | mali yük | Caring for an elderly relative can place a heavy financial burden on a family. Yaşlı bir akrabaya bakmak bir aileye ağır bir mali yük getirebilir. |
| government intervention | devlet müdahalesi | Some economists argue that government intervention is needed to stabilise prices. Bazı ekonomistler fiyatları istikrara kavuşturmak için devlet müdahalesinin gerekli olduğunu savunuyor. |
| adverse effects of treatment | tedavinin yan etkileri, olumsuz etkileri | Doctors must weigh the benefits against the adverse effects of treatment. Doktorlar yararları tedavinin olumsuz etkileriyle karşılaştırarak tartmalıdır. |
| major shortcomings | ciddi eksiklikler | The inspection revealed major shortcomings in the hospital's hygiene procedures. Denetim hastanenin hijyen prosedürlerinde ciddi eksiklikler ortaya çıkardı. |
| long-term outcomes | uzun vadeli sonuçlar | Researchers followed the patients for ten years to study the long-term outcomes of surgery. Araştırmacılar ameliyatın uzun vadeli sonuçlarını incelemek için hastaları on yıl boyunca izledi. |
| gain insight into | -i daha iyi anlamak, -e dair kavrayış kazanmak | Studying ancient letters helps historians gain insight into everyday life in the past. Eski mektupları incelemek tarihçilerin geçmişteki gündelik yaşamı daha iyi anlamasına yardım eder. |
| pervasive influence | her yere sinmiş etki, yaygın etki | Social media has a pervasive influence on how young people see themselves. Sosyal medyanın gençlerin kendilerini nasıl gördüğü üzerinde her yere sinmiş bir etkisi var. |
| inherent limitations | doğasında olan sınırlılıklar | Every research method has inherent limitations. Her araştırma yönteminin doğasında olan sınırlılıklar vardır. |
| compelling evidence | ikna edici kanıt | There is compelling evidence that smoking greatly increases the risk of lung cancer. Sigaranın akciğer kanseri riskini büyük ölçüde artırdığına dair ikna edici kanıtlar vardır. |
| plausible explanation | akla yatkın açıklama | Scientists have yet to find a plausible explanation for the strange signal. Bilim insanları tuhaf sinyal için henüz akla yatkın bir açıklama bulamadı. |
| ambiguous findings | belirsiz, farklı yorumlanabilen bulgular | The ambiguous findings of the study led to further research. Çalışmanın belirsiz bulguları yeni araştırmalara yol açtı. |
| robust evidence | sağlam kanıt | There is robust evidence that smoking causes lung cancer. Sigaranın akciğer kanserine yol açtığına dair sağlam kanıtlar var. |
| negligible difference | önemsiz, göz ardı edilebilecek fark | The new design made only a negligible difference to fuel consumption. Yeni tasarım yakıt tüketiminde yalnızca göz ardı edilebilecek bir fark yarattı. |
| substantial increase | önemli bir artış, kayda değer artış | There has been a substantial increase in the number of people working from home. Evden çalışan insanların sayısında kayda değer bir artış oldu. |
| arbitrary decision | keyfî karar | Employees complained that the new rules were based on an arbitrary decision by the manager. Çalışanlar yeni kuralların müdürün keyfî bir kararına dayandığından şikâyet etti. |
| scarce resources | kıt kaynaklar | In dry regions, farmers compete for scarce resources such as water. Kurak bölgelerde çiftçiler su gibi kıt kaynaklar için rekabet eder. |
| detrimental to health | sağlığa zararlı | |
| inevitable consequence | kaçınılmaz sonuç | Rising sea levels are an inevitable consequence of melting ice sheets. Yükselen deniz seviyeleri eriyen buz tabakalarının kaçınılmaz bir sonucudur. |
| intricate mechanism | karmaşık, girift mekanizma | The watch contains an intricate mechanism of more than three hundred parts. Saatin içinde üç yüzden fazla parçadan oluşan girift bir mekanizma var. |
| preliminary findings | ön bulgular | Preliminary findings suggest that the new drug may slow the disease. Ön bulgular yeni ilacın hastalığı yavaşlatabileceğini düşündürüyor. |
| consecutive years | art arda yıllar, üst üste yıllar | The team won the championship for three consecutive years. Takım üç yıl üst üste şampiyon oldu. |
| contemporary society | çağdaş toplum, günümüz toplumu | The novel explores the loneliness of life in contemporary society. Roman günümüz toplumundaki yaşamın yalnızlığını ele alıyor. |
| empirical evidence | deneysel kanıt, gözleme dayalı kanıt | There is little empirical evidence to support the theory. Kuramı destekleyecek çok az deneysel kanıt var. |
| ambivalent attitude | kararsız, ikircikli tutum | Many parents have an ambivalent attitude towards video games. Birçok ebeveynin video oyunlarına karşı ikircikli bir tutumu var. |
| obsolete technology | eskimiş teknoloji | |
| stringent regulations | katı düzenlemeler, sıkı kurallar | Food producers must follow stringent regulations on hygiene. Gıda üreticileri hijyenle ilgili katı düzenlemelere uymak zorundadır. |
| perilous journey | tehlikeli yolculuk | Thousands of birds make a perilous journey across the desert every autumn. Binlerce kuş her sonbahar çölün üzerinden tehlikeli bir yolculuk yapar. |
| intrinsic value | içsel değer, özünde taşıdığı değer | Some philosophers argue that nature has intrinsic value, regardless of its usefulness to humans. Bazı filozoflar doğanın insanlar için yararlılığından bağımsız olarak içsel bir değeri olduğunu savunur. |
| tentative conclusion | geçici, kesinleşmemiş sonuç | The researchers reached only a tentative conclusion and called for more studies. Araştırmacılar yalnızca geçici bir sonuca vardı ve daha fazla çalışma yapılması çağrısında bulundu. |
| widespread adoption | yaygın biçimde benimsenme | The widespread adoption of mobile banking has reduced the number of bank branches. Mobil bankacılığın yaygın biçimde benimsenmesi banka şubelerinin sayısını azalttı. |
| counterproductive measure | ters etki yapan önlem | Banning the app turned out to be a counterproductive measure, as it only made it more popular. Uygulamayı yasaklamak ters etki yapan bir önlem oldu, çünkü onu yalnızca daha popüler hâle getirdi. |