YDS İçin 80 Önemli Phrasal Verb: Anlamları ve Örnek Cümleleri
YDS'de kelime bilgisi yalnızca ilk altı soruda değil, cloze testte, cümle tamamlamada ve okuma parçalarında da belirleyicidir. Aşağıdaki listede 80 önemli phrasal verb anlamları ve örnek cümleleriyle yer alıyor. Kelimeleri tek tek ezberlemek yerine örnek cümle içinde öğrenmek, sınavda bağlamdan anlam çıkarmayı kolaylaştırır.
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| account for | açıklamak; (oranını) oluşturmak | Fossil fuels still account for the largest share of global energy consumption. Fosil yakıtlar, küresel enerji tüketiminin hâlâ en büyük payını oluşturmaktadır. |
| attribute to | -e atfetmek, -e bağlamak | Scientists attribute the decline in bee populations to a combination of pesticides and disease. Bilim insanları arı nüfusundaki azalmayı tarım ilaçları ve hastalıkların birleşimine bağlıyor. |
| benefit from | -den yararlanmak | Small farmers could benefit from better access to weather information. Küçük çiftçiler hava durumu bilgilerine daha iyi erişimden yararlanabilir. |
| break down | bozulmak; parçalamak, ayrıştırmak | Enzymes in the stomach break down proteins into smaller molecules. Midedeki enzimler proteinleri daha küçük moleküllere ayrıştırır. |
| break in | zorla girmek; söze karışmak | Thieves tried to break in through a window, but the alarm system stopped them. Hırsızlar pencereden zorla girmeye çalıştı, ancak alarm sistemi onları durdurdu. |
| break into | -e zorla girmek | Hackers managed to break into the hospital's database and steal patient records. Bilgisayar korsanları hastanenin veri tabanına sızmayı ve hasta kayıtlarını çalmayı başardı. |
| break out | patlak vermek, baş göstermek | When the war broke out in 1914, few people expected it to last for four years. Savaş 1914'te patlak verdiğinde, çok az kişi dört yıl süreceğini tahmin ediyordu. |
| bring about | neden olmak, yol açmak | The invention of the steam engine brought about enormous changes in industry and transport. Buhar makinesinin icadı sanayi ve ulaşımda muazzam değişikliklere yol açtı. |
| bring back | geri getirmek | Scientists hope that genetic technology may one day bring back species that have become extinct. Bilim insanları, genetik teknolojinin bir gün nesli tükenmiş türleri geri getirebileceğini umuyor. |
| bring down | düşürmek, azaltmak; devirmek | Better public transport could bring down carbon emissions in large cities. Daha iyi bir toplu taşıma, büyük şehirlerdeki karbon salımını azaltabilir. |
| bring in | getirmek, kazandırmak; yürürlüğe koymak | The government brought in new regulations to limit the use of plastic bags. Hükümet plastik poşet kullanımını sınırlamak için yeni düzenlemeler getirdi. |
| bring out | ortaya çıkarmak, açığa çıkarmak; piyasaya sürmek | Good teachers know how to bring out the best in students who lack confidence. İyi öğretmenler, kendine güvenmeyen öğrencilerin en iyi yanlarını nasıl ortaya çıkaracaklarını bilir. |
| call for | gerektirmek; talep etmek | The growing number of floods calls for better planning in coastal cities. Artan sel sayısı, kıyı şehirlerinde daha iyi bir planlamayı gerektiriyor. |
| call off | iptal etmek | The launch of the rocket was called off at the last minute because of strong winds. Roketin fırlatılması şiddetli rüzgârlar nedeniyle son anda iptal edildi. |
| carry out | yürütmek, gerçekleştirmek | Researchers carried out a series of experiments to test the new material's strength. Araştırmacılar yeni malzemenin dayanıklılığını test etmek için bir dizi deney gerçekleştirdi. |
| center on | -e odaklanmak | Most of the debate centered on how the costs of the project would be shared. Tartışmanın büyük kısmı projenin maliyetlerinin nasıl paylaşılacağına odaklandı. |
| coincide with | ile çakışmak, aynı zamana denk gelmek | The rise of the city coincided with the opening of a new trade route. Şehrin yükselişi yeni bir ticaret yolunun açılmasıyla aynı zamana denk geldi. |
| collaborate with | ile işbirliği yapmak | Universities increasingly collaborate with private companies to develop new technologies. Üniversiteler yeni teknolojiler geliştirmek için giderek daha fazla özel şirketle işbirliği yapıyor. |
| come out | ortaya çıkmak; yayımlanmak | The truth about the experiment only came out years later, when private letters were published. Deneyle ilgili gerçek, ancak yıllar sonra özel mektuplar yayımlandığında ortaya çıktı. |
| come through | atlatmak, üstesinden gelmek | Most of the patients came through the operation without serious complications. Hastaların çoğu ameliyatı ciddi bir komplikasyon yaşamadan atlattı. |
| come up with | (fikir, çözüm) bulmak, ortaya atmak | Engineers came up with a simple way to filter water using sand and charcoal. Mühendisler kum ve odun kömürü kullanarak suyu süzmenin basit bir yolunu buldu. |
| compensate for | -i telafi etmek | Some plants compensate for poor soil by forming partnerships with fungi. Bazı bitkiler mantarlarla ortaklık kurarak verimsiz toprağı telafi eder. |
| conform to | -e uymak | New buildings in earthquake zones must conform to strict safety standards. Deprem bölgelerindeki yeni binalar katı güvenlik standartlarına uymak zorundadır. |
| consist of | -den oluşmak | A typical cell membrane consists of two layers of fat molecules. Tipik bir hücre zarı iki yağ molekülü katmanından oluşur. |
| cope with | ile başa çıkmak | Some trees cope with long dry seasons by dropping their leaves. Bazı ağaçlar yapraklarını dökerek uzun kurak mevsimlerle başa çıkar. |
| cut down | kesip devirmek; azaltmak | Large areas of rainforest are cut down every year to make room for cattle farms. Her yıl sığır çiftliklerine yer açmak için geniş yağmur ormanı alanları kesilip yok ediliyor. |
| cut down on | azaltmak | Doctors advise patients with high blood pressure to cut down on salt. Doktorlar yüksek tansiyonu olan hastalara tuzu azaltmalarını tavsiye ediyor. |
| deal with | ile ilgilenmek, ele almak; başa çıkmak | |
| dedicate to | -e adamak | The museum is dedicated to the history of science in the Islamic world. Müze, İslam dünyasındaki bilim tarihine adanmıştır. |
| depend on | -e bağlı olmak, güvenmek | The survival of many fish species depends on healthy coral reefs. Birçok balık türünün hayatta kalması sağlıklı mercan resiflerine bağlıdır. |
| derive from | -den türemek, elde etmek | The word 'algebra' derives from an Arabic term used by a ninth-century mathematician. 'Cebir' kelimesi, dokuzuncu yüzyılda yaşamış bir matematikçinin kullandığı Arapça bir terimden türemiştir. |
| descend from | -in soyundan gelmek | Domestic dogs descend from a population of wolves that lived thousands of years ago. Evcil köpekler binlerce yıl önce yaşamış bir kurt topluluğunun soyundan gelir. |
| dispose of | -den kurtulmak, atmak | Hospitals must dispose of medical waste in a safe and controlled way. Hastaneler tıbbi atıkları güvenli ve kontrollü bir şekilde bertaraf etmek zorundadır. |
| do away with | ortadan kaldırmak | Some schools have done away with homework in the early grades. Bazı okullar ilk sınıflarda ev ödevini tamamen kaldırdı. |
| draw on | -den yararlanmak, kullanmak | The novelist drew on her own childhood experiences to create the main character. Romancı, ana karakteri yaratmak için kendi çocukluk deneyimlerinden yararlandı. |
| embark on | -e girişmek, başlamak | The company embarked on an ambitious plan to plant one million trees. Şirket bir milyon ağaç dikmeye yönelik iddialı bir plana girişti. |
| end up with | sonunda ... ile kalmak | |
| fall behind with | -de geri kalmak (ödeme, iş) | Many families fell behind with their rent during the economic crisis. Ekonomik kriz sırasında pek çok aile kira ödemelerinde geride kaldı. |
| figure out | anlamak, çözmek | Scientists are trying to figure out how birds navigate over long distances. Bilim insanları kuşların uzun mesafelerde nasıl yön bulduğunu anlamaya çalışıyor. |
| get along with | ile iyi geçinmek | Some dog breeds get along with cats much better than others. Bazı köpek ırkları kedilerle diğerlerinden çok daha iyi geçinir. |
| get through | atlatmak, geçirmek | Many small businesses struggled to get through the long economic crisis. Pek çok küçük işletme uzun ekonomik krizi atlatmakta zorlandı. |
| give away | bağışlamak; ele vermek | The company decided to give away its software for free to schools. Şirket yazılımını okullara ücretsiz olarak dağıtmaya karar verdi. |
| give up | vazgeçmek, bırakmak | Many smokers try several times before they finally give up the habit. Pek çok sigara içen kişi alışkanlığı sonunda bırakmadan önce birkaç kez dener. |
| go through | yaşamak, geçirmek; gözden geçirmek | Caterpillars go through a remarkable transformation before they become butterflies. Tırtıllar kelebeğe dönüşmeden önce dikkat çekici bir dönüşüm geçirir. |
| hand down | kuşaktan kuşağa aktarmak | Traditional stories were handed down orally from one generation to the next. Geleneksel hikâyeler sözlü olarak bir kuşaktan diğerine aktarıldı. |
| hand over | devretmek, teslim etmek | The old government handed over power peacefully after the election. Eski hükümet seçimden sonra iktidarı barışçıl bir şekilde devretti. |
| keep off | uzak durmak | Visitors are asked to keep off the grass in order to protect rare plants. Ziyaretçilerden nadir bitkileri korumak için çimlere basmamaları isteniyor. |
| keep on | devam etmek | Despite repeated failures, the inventor kept on improving his design. Mucit tekrarlanan başarısızlıklara rağmen tasarımını geliştirmeye devam etti. |
| keep up with | -e yetişmek, ayak uydurmak | Many schools struggle to keep up with rapid changes in technology. Pek çok okul teknolojideki hızlı değişimlere ayak uydurmakta zorlanıyor. |
| lead to | -e yol açmak | Poor sleep can lead to problems with memory and concentration. Kötü uyku, bellek ve konsantrasyonla ilgili sorunlara yol açabilir. |
| leave out | dışarıda bırakmak | The first version of the report left out important data about the costs. Raporun ilk versiyonu maliyetlerle ilgili önemli verileri dışarıda bıraktı. |
| look for | aramak | Astronomers look for signs of water when they study distant planets. Gökbilimciler uzak gezegenleri incelerken su izleri ararlar. |
| make out | seçmek, anlamak | In the fog, the sailors could barely make out the shape of the coast. Sisin içinde denizciler kıyının şeklini zar zor seçebiliyordu. |
| make up | oluşturmak; uydurmak; barışmak | Women make up almost half of the workforce in the country. Ülkedeki iş gücünün neredeyse yarısını kadınlar oluşturuyor. |
| make up for | telafi etmek | No amount of weekend sleep can fully make up for a week of poor rest. Hafta sonu ne kadar uyunursa uyunsun, kötü geçen bir haftalık dinlenmenin yerini tam olarak tutamaz. |
| put aside | bir kenara koymak, biriktirmek | Many families try to put aside some money each month for emergencies. Pek çok aile acil durumlar için her ay bir miktar para biriktirmeye çalışıyor. |
| put forward | öne sürmek, önermek | Several theories have been put forward to explain the strange signals from space. Uzaydan gelen garip sinyalleri açıklamak için birkaç kuram öne sürüldü. |
| put off | ertelemek; caydırmak | Many people put off visiting the dentist until the pain becomes unbearable. Pek çok insan ağrı dayanılmaz hâle gelene kadar diş hekimine gitmeyi erteler. |
| put on | giymek; kilo almak; sahnelemek | Animals that hibernate put on weight in the autumn to survive the winter. Kış uykusuna yatan hayvanlar kışı atlatmak için sonbaharda kilo alır. |
| regard as | ... olarak görmek | The ancient Greeks regarded the heart as the centre of intelligence. Antik Yunanlılar kalbi zekânın merkezi olarak görüyordu. |
| rely on | -e güvenmek, bağlı olmak | Many desert plants rely on brief seasonal rains to grow and reproduce. Pek çok çöl bitkisi büyümek ve üremek için kısa mevsimlik yağmurlara bağlıdır. |
| rest on | -e dayanmak | The success of the plan rests on the cooperation of local communities. Planın başarısı yerel toplulukların işbirliğine dayanıyor. |
| result in | ile sonuçlanmak | A rise in sea temperature can result in the bleaching of coral reefs. Deniz sıcaklığındaki bir artış mercan resiflerinin ağarmasıyla sonuçlanabilir. |
| run into | rastlamak; karşılaşmak | The project ran into serious financial difficulties in its second year. Proje ikinci yılında ciddi mali sıkıntılarla karşılaştı. |
| run out of | -i tükenmek | If current trends continue, some cities could run out of water within decades. Mevcut eğilimler sürerse bazı şehirlerin suyu birkaç on yıl içinde tükenebilir. |
| set out | yola çıkmak; (amaçla) başlamak; açıklamak | The report sets out a clear plan for reducing waste over the next decade. Rapor önümüzdeki on yıl içinde atıkları azaltmaya yönelik net bir plan ortaya koyuyor. |
| set up | kurmak | The organisation was set up to provide education for refugee children. Kuruluş mülteci çocuklara eğitim sağlamak amacıyla kuruldu. |
| show off | gösteriş yapmak | Male birds often show off their bright feathers during the breeding season. Erkek kuşlar üreme mevsiminde sık sık parlak tüyleriyle gösteriş yapar. |
| stand for | temsil etmek, anlamına gelmek; katlanmak | The letters DNA stand for deoxyribonucleic acid. DNA harfleri deoksiribonükleik asit anlamına gelir. |
| take away | alıp götürmek | The new law takes away the right of companies to dump waste in rivers. Yeni yasa şirketlerin nehirlere atık boşaltma hakkını ortadan kaldırıyor. |
| take in | anlamak; kandırmak; almak | Plants take in carbon dioxide and release oxygen during photosynthesis. Bitkiler fotosentez sırasında karbondioksit alır ve oksijen salar. |
| take off | havalanmak; çıkarmak | Sales of the new device took off after it was praised on social media. Yeni cihazın satışları sosyal medyada övülmesinin ardından hızla yükseldi. |
| take on | üstlenmek; işe almak | Many grandparents take on the role of caring for young children. Pek çok büyükanne ve büyükbaba küçük çocuklara bakma rolünü üstleniyor. |
| take out | çıkarmak | Doctors took out the damaged part of the organ during a long operation. Doktorlar uzun bir ameliyat sırasında organın hasarlı kısmını çıkardı. |
| take over | devralmak, kontrolü ele geçirmek | Machines have taken over many tasks that were once performed by people. Makineler bir zamanlar insanların yaptığı pek çok görevi devraldı. |
| take up | başlamak (hobi); yer, zaman kaplamak | Taking up a new hobby can reduce stress and improve mood. Yeni bir hobiye başlamak stresi azaltabilir ve ruh hâlini iyileştirebilir. |
| turn down | reddetmek; (sesi) kısmak | The scientist turned down a well-paid job in order to continue her research. Bilim insanı araştırmasına devam edebilmek için iyi maaşlı bir işi reddetti. |
| turn over | devretmek; ters çevirmek | |
| use up | tüketmek, bitirmek | |
| work out | çözmek, hesaplamak; spor yapmak | Engineers worked out a way to store solar energy for use at night. Mühendisler güneş enerjisini gece kullanmak üzere depolamanın bir yolunu buldu. |