YDS İçin 100 Önemli Fiil: Anlamları ve Örnek Cümleleri
YDS'de kelime bilgisi yalnızca ilk altı soruda değil, cloze testte, cümle tamamlamada ve okuma parçalarında da belirleyicidir. Aşağıdaki listede 100 önemli fiil anlamları ve örnek cümleleriyle yer alıyor. Kelimeleri tek tek ezberlemek yerine örnek cümle içinde öğrenmek, sınavda bağlamdan anlam çıkarmayı kolaylaştırır.
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| abandon | terk etmek, vazgeçmek | Many farming communities were forced to abandon their land after several years of severe drought. Birçok tarım topluluğu, birkaç yıl süren şiddetli kuraklığın ardından topraklarını terk etmek zorunda kaldı. |
| absorb | emmek, soğurmak; özümsemek | Forests absorb large amounts of carbon dioxide, which helps to slow the pace of global warming. Ormanlar büyük miktarda karbondioksit emer ve bu da küresel ısınmanın hızını yavaşlatmaya yardımcı olur. |
| accelerate | hızlandırmak, hızlanmak | Rising ocean temperatures may accelerate the melting of polar ice sheets far beyond earlier predictions. Yükselen okyanus sıcaklıkları, kutup buz tabakalarının erimesini önceki tahminlerin çok ötesinde hızlandırabilir. |
| accept | kabul etmek | Many scientists were slow to accept the idea that continents move across the surface of the Earth. Birçok bilim insanı, kıtaların Dünya yüzeyinde hareket ettiği fikrini kabul etmekte yavaş davrandı. |
| accomplish | başarmak, gerçekleştirmek | Engineers needed nearly a decade to accomplish the construction of the tunnel beneath the mountain. Mühendislerin dağın altındaki tünelin yapımını tamamlaması neredeyse on yıl sürdü. |
| achieve | başarmak, elde etmek | Many countries have set ambitious targets, but few have managed to achieve them on time. Birçok ülke iddialı hedefler belirlemiş, ancak çok azı bu hedeflere zamanında ulaşmayı başarmıştır. |
| acknowledge | kabul etmek, onaylamak | The authors acknowledge that their study was based on a relatively small number of participants. Yazarlar, çalışmalarının nispeten az sayıda katılımcıya dayandığını kabul etmektedir. |
| acquire | edinmek, kazanmak | Children acquire their first language naturally, without any formal instruction. Çocuklar ilk dillerini herhangi bir resmî eğitim almadan doğal olarak edinirler. |
| adjust | ayarlamak; uyum sağlamak | The human eye can adjust to sudden changes in light within a few seconds. İnsan gözü, ışıktaki ani değişimlere birkaç saniye içinde uyum sağlayabilir. |
| admire | hayran olmak, takdir etmek | Visitors admire the ancient temple not only for its size but also for its precise stonework. Ziyaretçiler antik tapınağa yalnızca büyüklüğü için değil, kusursuz taş işçiliği için de hayranlık duyar. |
| alleviate | hafifletmek, azaltmak | Regular exercise has been shown to alleviate the symptoms of mild depression. Düzenli egzersizin hafif depresyon belirtilerini hafiflettiği gösterilmiştir. |
| allocate | ayırmak, tahsis etmek | The government plans to allocate more funds to research on renewable energy. Hükümet, yenilenebilir enerji araştırmalarına daha fazla kaynak ayırmayı planlıyor. |
| allow | izin vermek, olanak sağlamak | Wings with flexible feathers allow birds to change direction quickly during flight. Esnek tüylere sahip kanatlar, kuşların uçuş sırasında hızla yön değiştirmesine olanak tanır. |
| alter | değiştirmek | Even small changes in diet can alter the balance of bacteria living in the human gut. Beslenmedeki küçük değişiklikler bile insan bağırsağında yaşayan bakterilerin dengesini değiştirebilir. |
| apply | başvurmak; uygulamak | The same principles of physics apply to both tiny particles and enormous galaxies. Aynı fizik ilkeleri hem küçücük parçacıklar hem de devasa galaksiler için geçerlidir. |
| assume | varsaymak; üstlenmek | Early astronomers assumed that the Earth was the centre of the universe. İlk gökbilimciler, Dünya'nın evrenin merkezi olduğunu varsayıyordu. |
| attain | ulaşmak, erişmek, elde etmek | Few runners ever attain the speed required to compete at the international level. Çok az koşucu uluslararası düzeyde yarışmak için gereken hıza ulaşabilir. |
| attribute | atfetmek, -e bağlamak; özellik | Kindness is an attribute that many cultures value above wealth or power. Nezaket, birçok kültürün zenginlik ya da güçten daha çok değer verdiği bir özelliktir. |
| avoid | kaçınmak | Some animals avoid predators by remaining completely still for long periods. Bazı hayvanlar uzun süre tamamen hareketsiz kalarak yırtıcılardan kaçınır. |
| circulate | dolaşmak, yayılmak | Rumours about the new species began to circulate long before the official announcement. Yeni türle ilgili söylentiler resmî açıklamadan çok önce yayılmaya başladı. |
| classify | sınıflandırmak | Astronomers classify stars according to their temperature and brightness. Gökbilimciler yıldızları sıcaklıklarına ve parlaklıklarına göre sınıflandırır. |
| conduct | yürütmek, yapmak; davranış | The survey was conducted among two thousand adults in twelve different cities. Anket, on iki farklı şehirde iki bin yetişkin arasında yürütüldü. |
| confront | yüzleşmek, karşı karşıya gelmek | Coastal cities will have to confront the problem of rising sea levels sooner or later. Kıyı şehirleri er ya da geç yükselen deniz seviyesi sorunuyla yüzleşmek zorunda kalacak. |
| conquer | fethetmek | The empire conquered vast territories but found it difficult to govern them. İmparatorluk geniş toprakları fethetti, ancak onları yönetmekte zorlandı. |
| consume | tüketmek | Data centres consume enormous amounts of electricity to keep their computers cool. Veri merkezleri bilgisayarlarını serin tutmak için muazzam miktarda elektrik tüketir. |
| contain | içermek | Dark green vegetables contain high levels of iron and vitamins. Koyu yeşil sebzeler yüksek düzeyde demir ve vitamin içerir. |
| convey | iletmek, aktarmak | Facial expressions convey emotions that words alone sometimes cannot express. Yüz ifadeleri, sözcüklerin tek başına bazen anlatamadığı duyguları iletir. |
| convince | ikna etmek | It took years of data to convince the public that seat belts saved lives. Kamuoyunu emniyet kemerlerinin hayat kurtardığına ikna etmek yıllar süren veriler gerektirdi. |
| counter | karşı koymak; tezgâh | Doctors are searching for new ways to counter the spread of drug-resistant infections. Doktorlar ilaca dirençli enfeksiyonların yayılmasına karşı koymanın yeni yollarını arıyor. |
| curtail | kısıtlamak, azaltmak | The new law aims to curtail the use of single-use plastics. Yeni yasa tek kullanımlık plastiklerin kullanımını kısıtlamayı amaçlıyor. |
| define | tanımlamak | It is surprisingly difficult to define exactly what counts as a living organism. Neyin canlı bir organizma sayılacağını tam olarak tanımlamak şaşırtıcı derecede zordur. |
| derive | türemek, elde etmek | Many modern medicines derive their active ingredients from plants. Birçok modern ilaç etken maddelerini bitkilerden elde eder. |
| describe | tanımlamak, betimlemek | Early travellers described the region as a land of endless forests. İlk gezginler bölgeyi uçsuz bucaksız ormanlar diyarı olarak betimlemiştir. |
| destroy | yok etmek | A single forest fire can destroy decades of growth in just a few hours. Tek bir orman yangını onlarca yıllık büyümeyi birkaç saat içinde yok edebilir. |
| detect | tespit etmek | New telescopes can detect planets orbiting stars hundreds of light years away. Yeni teleskoplar yüzlerce ışık yılı uzaklıktaki yıldızların çevresinde dönen gezegenleri tespit edebilir. |
| deteriorate | kötüleşmek | The patient's condition began to deteriorate rapidly during the night. Hastanın durumu gece boyunca hızla kötüleşmeye başladı. |
| determine | belirlemek | Genes partly determine how tall a person will become. Genler bir kişinin ne kadar uzun olacağını kısmen belirler. |
| diminish | azalmak, azaltmak | The effect of the drug tends to diminish over time as the body adapts to it. İlacın etkisi, vücut ona uyum sağladıkça zamanla azalma eğilimindedir. |
| discriminate | ayırt etmek; ayrımcılık yapmak | Some insects can discriminate between flowers of very similar colours. Bazı böcekler birbirine çok benzeyen renklerdeki çiçekleri ayırt edebilir. |
| display | sergilemek; gösterim | Peacocks display their colourful feathers in order to attract a mate. Tavus kuşları eş çekmek için rengârenk tüylerini sergiler. |
| disrupt | bozmak, sekteye uğratmak | Volcanic ash can disrupt air travel across an entire continent. Volkanik kül bütün bir kıtada hava yolculuğunu sekteye uğratabilir. |
| eliminate | ortadan kaldırmak, elemek | Vaccination programmes have almost eliminated polio from the world. Aşı programları çocuk felcini dünyadan neredeyse tamamen ortadan kaldırdı. |
| emerge | ortaya çıkmak | New strains of the virus continue to emerge in different parts of the world. Virüsün yeni türleri dünyanın farklı bölgelerinde ortaya çıkmaya devam ediyor. |
| enable | olanak sağlamak | Satellite navigation enables ships to cross oceans with remarkable precision. Uydu navigasyonu gemilerin okyanusları dikkat çekici bir hassasiyetle geçmesini sağlar. |
| encounter | karşılaşmak; karşılaşma | Early explorers often encountered diseases against which they had no immunity. İlk kâşifler, bağışıklıklarının olmadığı hastalıklarla sık sık karşılaşırdı. |
| endure | katlanmak, dayanmak | Some bacteria can endure extreme heat and survive near volcanic vents on the ocean floor. Bazı bakteriler aşırı sıcağa dayanabilir ve okyanus tabanındaki volkanik bacaların yakınında hayatta kalabilir. |
| enforce | uygulamak, yürürlüğe koymak | Without enough inspectors, it is difficult to enforce environmental laws. Yeterli denetçi olmadan çevre yasalarını uygulamak zordur. |
| enhance | artırmak, geliştirmek | Adding images to a text can enhance understanding, especially for younger readers. Bir metne görsel eklemek, özellikle genç okuyucular için anlamayı artırabilir. |
| ensure | sağlamak, güvence altına almak | Regular inspections ensure that bridges remain safe for public use. Düzenli denetimler köprülerin halkın kullanımı için güvenli kalmasını sağlar. |
| eradicate | kökünü kazımak, yok etmek | Smallpox is the only human disease that has been completely eradicated. Çiçek hastalığı tamamen yok edilmiş tek insan hastalığıdır. |
| establish | kurmak, oluşturmak | The first permanent research base in Antarctica was established in the early twentieth century. Antarktika'daki ilk kalıcı araştırma üssü yirminci yüzyılın başlarında kuruldu. |
| estimate | tahmin etmek; tahmin | Scientists estimate that the universe is about 13.8 billion years old. Bilim insanları evrenin yaklaşık 13,8 milyar yaşında olduğunu tahmin ediyor. |
| evaluate | değerlendirmek | The study aimed to evaluate the long-term effects of online learning on children. Çalışma, çevrim içi öğrenmenin çocuklar üzerindeki uzun vadeli etkilerini değerlendirmeyi amaçladı. |
| exclude | hariç tutmak | The researchers excluded participants who had a history of heart disease. Araştırmacılar kalp hastalığı geçmişi olan katılımcıları çalışmanın dışında tuttu. |
| expand | genişlemek, genişletmek | The city expanded rapidly after the railway connected it to the capital. Şehir, demiryolu onu başkente bağladıktan sonra hızla genişledi. |
| expire | süresi dolmak | Many medicines lose their effectiveness after they expire. Pek çok ilaç son kullanma tarihi geçtikten sonra etkisini yitirir. |
| explore | keşfetmek, araştırmak | Robotic vehicles are used to explore the surface of Mars. Robotik araçlar Mars'ın yüzeyini keşfetmek için kullanılıyor. |
| extract | çıkarmak; özüt | Oil is extracted from rocks deep beneath the ocean floor. Petrol okyanus tabanının çok altındaki kayalardan çıkarılır. |
| flourish | gelişmek, serpilmek | Trade and culture flourished in the city during the sixteenth century. On altıncı yüzyılda şehirde ticaret ve kültür gelişip serpildi. |
| foster | teşvik etmek, geliştirmek; evlat edinmeden bakmak | Schools should foster curiosity rather than simple memorisation. Okullar basit ezberden çok merakı teşvik etmelidir. |
| handle | ele almak, başa çıkmak | Hospitals must be prepared to handle a sudden increase in patients. Hastaneler hasta sayısındaki ani bir artışla başa çıkmaya hazır olmalıdır. |
| hinder | engellemek | Poor roads hinder the transport of goods to remote villages. Kötü yollar malların uzak köylere taşınmasını engelliyor. |
| identify | tanımlamak, belirlemek | Doctors were unable to identify the cause of the outbreak at first. Doktorlar başlangıçta salgının nedenini belirleyemedi. |
| ignore | görmezden gelmek | Governments can no longer ignore the economic costs of climate change. Hükümetler artık iklim değişikliğinin ekonomik maliyetlerini görmezden gelemez. |
| implement | uygulamak | The new system will be implemented in all public hospitals next year. Yeni sistem gelecek yıl tüm devlet hastanelerinde uygulanacak. |
| improve | geliştirmek | Planting trees along streets can improve air quality in crowded cities. Sokaklar boyunca ağaç dikmek kalabalık şehirlerde hava kalitesini iyileştirebilir. |
| inherit | miras almak | Children inherit half of their genes from each parent. Çocuklar genlerinin yarısını her bir ebeveynden miras alır. |
| initiate | başlatmak | The government initiated a programme to provide free school meals. Hükümet ücretsiz okul yemeği sağlamak için bir program başlattı. |
| inspire | ilham vermek | The life of Marie Curie has inspired many young women to study science. Marie Curie'nin hayatı pek çok genç kadına bilim okuma konusunda ilham verdi. |
| jeopardize | tehlikeye atmak | Cutting the research budget could jeopardize years of scientific progress. Araştırma bütçesini kısmak yıllar süren bilimsel ilerlemeyi tehlikeye atabilir. |
| maintain | sürdürmek; iddia etmek | It is difficult to maintain a healthy weight without regular physical activity. Düzenli fiziksel aktivite olmadan sağlıklı bir kiloyu korumak zordur. |
| manifest | göstermek; açık | Stress can manifest itself in physical symptoms such as headaches. Stres kendini baş ağrısı gibi fiziksel belirtilerle gösterebilir. |
| measure | ölçmek; önlem | The government introduced new measures to reduce traffic in the city centre. Hükümet şehir merkezindeki trafiği azaltmak için yeni önlemler getirdi. |
| neglect | ihmal etmek; ihmal | Years of neglect left the historic building in a dangerous condition. Yıllar süren ihmal tarihî binayı tehlikeli bir duruma soktu. |
| obtain | elde etmek | Researchers obtained the samples from a depth of more than three kilometres. Araştırmacılar örnekleri üç kilometreden daha derinden elde etti. |
| occupy | işgal etmek; (yer, zaman) kaplamak | Farmland occupies more than a third of the Earth's land surface. Tarım arazileri Dünya'nın kara yüzeyinin üçte birinden fazlasını kaplar. |
| overcome | üstesinden gelmek | With the help of therapy, many people overcome their fear of flying. Pek çok insan terapinin yardımıyla uçma korkusunun üstesinden gelir. |
| prevent | önlemek | Washing hands regularly is one of the best ways to prevent the spread of infection. Elleri düzenli olarak yıkamak enfeksiyonun yayılmasını önlemenin en iyi yollarından biridir. |
| protect | korumak | Mangrove forests protect coastal areas from storms and erosion. Mangrov ormanları kıyı bölgelerini fırtınalara ve erozyona karşı korur. |
| provide | sağlamak | The new reservoir will provide water for more than a million people. Yeni rezervuar bir milyondan fazla kişiye su sağlayacak. |
| raise | yükseltmek; yetiştirmek; (soru) gündeme getirmek | The study raises important questions about the safety of the chemical. Çalışma kimyasalın güvenliği hakkında önemli soruları gündeme getiriyor. |
| recede | geri çekilmek, azalmak | The floodwaters began to recede after three days. Sel suları üç gün sonra çekilmeye başladı. |
| receive | almak | Children who receive regular praise tend to develop greater self-confidence. Düzenli olarak övgü alan çocuklar daha fazla özgüven geliştirme eğilimindedir. |
| regulate | düzenlemek | The body uses sweat to regulate its temperature in hot weather. Vücut sıcak havada sıcaklığını düzenlemek için teri kullanır. |
| release | serbest bırakmak, salmak; yayımlama | Melting permafrost may release large amounts of methane into the atmosphere. Eriyen donmuş toprak atmosfere büyük miktarda metan salabilir. |
| relieve | hafifletmek, rahatlatmak | Simple breathing exercises can relieve feelings of stress and anxiety. Basit nefes egzersizleri stres ve kaygı duygularını hafifletebilir. |
| require | gerektirmek | Most plants require sunlight, water and nutrients in order to grow. Bitkilerin çoğu büyümek için güneş ışığı, su ve besin maddelerine ihtiyaç duyar. |
| resist | direnmek | Some types of bacteria can resist even the strongest antibiotics. Bazı bakteri türleri en güçlü antibiyotiklere bile direnebilir. |
| respond | yanıt vermek | Patients respond to the same treatment in very different ways. Hastalar aynı tedaviye birbirinden çok farklı şekillerde yanıt verir. |
| restrict | kısıtlamak | Some cities restrict the use of private cars in the historic centre. Bazı şehirler tarihî merkezde özel araç kullanımını kısıtlıyor. |
| reveal | ortaya çıkarmak | Satellite images revealed the outlines of an ancient city hidden beneath the sand. Uydu görüntüleri kumun altında gizli kalmış antik bir şehrin hatlarını ortaya çıkardı. |
| reverse | tersine çevirmek; ters | Scientists are looking for ways to reverse the damage caused by pollution. Bilim insanları kirliliğin neden olduğu hasarı tersine çevirmenin yollarını arıyor. |
| satisfy | tatmin etmek; karşılamak | The supply of water is no longer enough to satisfy the needs of the growing city. Su arzı artık büyüyen şehrin ihtiyaçlarını karşılamaya yetmiyor. |
| stimulate | uyarmak, teşvik etmek | Lower interest rates are intended to stimulate economic growth. Düşük faiz oranlarının amacı ekonomik büyümeyi teşvik etmektir. |
| strive | çabalamak | Scientists strive to make their experiments as accurate as possible. Bilim insanları deneylerini olabildiğince doğru yapmak için çabalar. |
| switch | geçiş yapmak; anahtar | Many farmers have switched from wheat to crops that need less water. Pek çok çiftçi buğdaydan daha az su gerektiren ürünlere geçti. |
| threaten | tehdit etmek | Rising sea levels threaten the homes of millions of people living near the coast. Yükselen deniz seviyesi kıyıya yakın yaşayan milyonlarca insanın evlerini tehdit ediyor. |
| undermine | zayıflatmak, baltalamak | Lack of sleep can undermine the body's ability to fight infection. Uykusuzluk vücudun enfeksiyonla savaşma yeteneğini zayıflatabilir. |
| weaken | zayıflatmak | Long periods of stress can weaken the immune system. Uzun süreli stres bağışıklık sistemini zayıflatabilir. |
| yield | vermek, üretmek; boyun eğmek; verim | New varieties of rice yield twice as much grain as traditional ones. Yeni pirinç çeşitleri geleneksel çeşitlerin iki katı tane verir. |