YDS İçin 50 Önemli Kalıp: Anlamları ve Örnek Cümleleri
YDS'de kelime bilgisi yalnızca ilk altı soruda değil, cloze testte, cümle tamamlamada ve okuma parçalarında da belirleyicidir. Aşağıdaki listede 50 önemli kalıp anlamları ve örnek cümleleriyle yer alıyor. Kelimeleri tek tek ezberlemek yerine örnek cümle içinde öğrenmek, sınavda bağlamdan anlam çıkarmayı kolaylaştırır.
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| a broad range of | geniş bir yelpazede, çok çeşitli | Coral reefs support a broad range of marine species, from tiny plankton to large predatory fish. Mercan resifleri, küçük planktonlardan büyük yırtıcı balıklara kadar çok çeşitli deniz canlılarını barındırır. |
| access to | -e erişim | Access to clean drinking water remains a serious problem in many rural parts of the world. Temiz içme suyuna erişim, dünyanın birçok kırsal bölgesinde hâlâ ciddi bir sorundur. |
| accessible to | -e açık, -in erişebileceği | |
| accompanied by | -in eşliğinde, ile birlikte | |
| acquainted with | -e aşina, -i bilen | |
| adverse effect | olumsuz etki, yan etki | The new drug was withdrawn after it was found to have an adverse effect on the liver. Yeni ilacın karaciğer üzerinde olumsuz bir etkisi olduğu anlaşılınca piyasadan çekildi. |
| alongside | yanında, ile birlikte | |
| an array of | çok çeşitli, bir dizi | Modern smartphones contain an array of sensors that measure light, motion and location. Modern akıllı telefonlar ışığı, hareketi ve konumu ölçen çok çeşitli sensörler içerir. |
| at all | hiç, hiçbir şekilde | |
| at least | en azından | |
| be exposed to | -e maruz kalmak | Workers who are exposed to loud noise every day are at greater risk of hearing loss. Her gün yüksek sese maruz kalan işçiler işitme kaybı açısından daha büyük risk altındadır. |
| be made up of | -den oluşmak | The human body is made up of trillions of cells that perform specialised functions. İnsan vücudu, özel işlevler yerine getiren trilyonlarca hücreden oluşur. |
| capable of | -ebilen, -e gücü yeten | Octopuses are capable of solving puzzles and even opening jars to reach food. Ahtapotlar bulmacaları çözebilir, hatta yiyeceğe ulaşmak için kavanoz açabilirler. |
| compelling evidence | ikna edici kanıt | There is compelling evidence that smoking greatly increases the risk of lung cancer. Sigaranın akciğer kanseri riskini büyük ölçüde artırdığına dair ikna edici kanıtlar vardır. |
| concerned about | -den endişeli | Many parents are concerned about the amount of time their children spend online. Pek çok ebeveyn, çocuklarının internette geçirdiği zamanın miktarından endişe duyuyor. |
| concerned with | ile ilgili | Ecology is the branch of biology concerned with the relationships between organisms and their environment. Ekoloji, organizmalar ile çevreleri arasındaki ilişkilerle ilgilenen biyoloji dalıdır. |
| consistent with | ile tutarlı | The new findings are consistent with earlier studies on the effects of air pollution. Yeni bulgular hava kirliliğinin etkilerine ilişkin önceki çalışmalarla tutarlıdır. |
| contrary to | -in aksine | Contrary to popular belief, bats are not blind and many can see quite well. Yaygın inanışın aksine yarasalar kör değildir ve birçoğu oldukça iyi görebilir. |
| decline in | -de düşüş | Scientists have recorded a sharp decline in the number of insects over the past thirty years. Bilim insanları son otuz yılda böcek sayısında keskin bir düşüş kaydetti. |
| draw attention | dikkat çekmek (to: -e) | The report draws attention to the poor working conditions in the textile industry. Rapor, tekstil sektöründeki kötü çalışma koşullarına dikkat çekiyor. |
| effect on | üzerindeki etki | Scientists are studying the effect of social media on teenagers' self-esteem. Bilim insanları sosyal medyanın ergenlerin özsaygısı üzerindeki etkisini inceliyor. |
| except for | dışında, hariç | The island is uninhabited except for a small team of researchers. Ada, küçük bir araştırma ekibi dışında ıssızdır. |
| for the sake of | -in uğruna, hatırına | |
| give rise to | -e yol açmak | The invention of the printing press gave rise to a rapid spread of new ideas. Matbaanın icadı yeni fikirlerin hızla yayılmasına yol açtı. |
| in accordance with | -e uygun olarak | The waste must be stored in accordance with international safety rules. Atıklar uluslararası güvenlik kurallarına uygun olarak depolanmalıdır. |
| in collaboration with | ile işbirliği içinde | The study was carried out in collaboration with several European universities. Çalışma birkaç Avrupa üniversitesiyle işbirliği içinde yürütüldü. |
| in jeopardy | tehlikede | The future of the rare plant is in jeopardy because of illegal collecting. Nadir bitkinin geleceği yasadışı toplama nedeniyle tehlikede. |
| in the absence of | -in yokluğunda | In the absence of written records, historians rely on archaeological evidence. Yazılı kayıtların yokluğunda tarihçiler arkeolojik kanıtlara dayanır. |
| keep pace with | -e ayak uydurmak | |
| lack of | -in eksikliği | A lack of iron in the diet can lead to tiredness and weakness. Beslenmede demir eksikliği yorgunluk ve halsizliğe yol açabilir. |
| lay emphasis on | -e vurgu yapmak | |
| make use of | -den yararlanmak | |
| no longer | artık ... değil | Many species that once lived in the region can no longer be found there. Bir zamanlar bölgede yaşayan pek çok tür artık orada bulunmuyor. |
| on behalf of | adına, namına | The lawyer filed the complaint on behalf of the local residents. Avukat şikâyeti yerel halk adına sundu. |
| on the basis of | -e dayanarak | Students are selected on the basis of their exam results. Öğrenciler sınav sonuçlarına dayanarak seçilir. |
| pay attention | dikkat etmek (to: -e) | |
| point of view | bakış açısı | From an economic point of view, the project is unlikely to be profitable. Ekonomik açıdan bakıldığında projenin kârlı olması pek olası değil. |
| prior to | -den önce | Prior to the invention of the clock, people measured time by the Sun. Saatin icadından önce insanlar zamanı Güneş'e göre ölçerdi. |
| prone to | -e yatkın | People with fair skin are more prone to sunburn. Açık tenli insanlar güneş yanığına daha yatkındır. |
| shed light on | -e ışık tutmak, aydınlatmak | The discovery of the ancient letters may shed light on how the city was governed. Antik mektupların keşfi şehrin nasıl yönetildiğine ışık tutabilir. |
| side effect | yan etki | Drowsiness is a common side effect of many allergy medicines. Uyuşukluk, pek çok alerji ilacının yaygın bir yan etkisidir. |
| stop short of | -e kadar gitmemek, -den kaçınmak | |
| take part in | -e katılmak | |
| take place | gerçekleşmek, meydana gelmek | |
| the rest of | -in geri kalanı | The island was isolated from the rest of the world for thousands of years. Ada binlerce yıl boyunca dünyanın geri kalanından yalıtılmış hâlde kaldı. |
| together with | ile birlikte | Together with better nutrition, vaccines have greatly reduced child mortality. Daha iyi beslenmeyle birlikte aşılar çocuk ölümlerini büyük ölçüde azalttı. |
| unlike | -in aksine, -den farklı olarak | Unlike most fish, sharks do not have bones; their skeletons are made of cartilage. Çoğu balığın aksine köpekbalıklarının kemikleri yoktur; iskeletleri kıkırdaktan oluşur. |
| via | aracılığıyla, yoluyla | The virus is mainly transmitted via small droplets in the air. Virüs esas olarak havadaki küçük damlacıklar yoluyla bulaşır. |
| vulnerable to | -e karşı savunmasız | Young plants are vulnerable to frost in early spring. Genç bitkiler ilkbahar başında dona karşı savunmasızdır. |
| willing to | -e istekli |