YDS İçin 74 Önemli Akademik Kelime: Anlamları ve Örnek Cümleleri
YDS'de kelime bilgisi yalnızca ilk altı soruda değil, cloze testte, cümle tamamlamada ve okuma parçalarında da belirleyicidir. Aşağıdaki listede 74 önemli akademik kelime anlamları ve örnek cümleleriyle yer alıyor. Kelimeleri tek tek ezberlemek yerine örnek cümle içinde öğrenmek, sınavda bağlamdan anlam çıkarmayı kolaylaştırır.
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| undermine | zayıflatmak, baltalamak | Lack of sleep can undermine the body's ability to fight infection. Uykusuzluk vücudun enfeksiyonla savaşma yeteneğini zayıflatabilir. |
| exacerbate | kötüleştirmek, şiddetlendirmek | Cutting funding for public transport would only exacerbate the city's traffic problems. Toplu taşımaya ayrılan bütçeyi kesmek şehrin trafik sorunlarını yalnızca kötüleştirir. |
| mitigate | hafifletmek, azaltmak | Planting trees in cities can help to mitigate the effects of extreme heat. Şehirlere ağaç dikmek aşırı sıcağın etkilerini hafifletmeye yardım edebilir. |
| hinder | engellemek | Poor roads hinder the transport of goods to remote villages. Kötü yollar malların uzak köylere taşınmasını engelliyor. |
| facilitate | kolaylaştırmak | The new bridge will facilitate trade between the two regions. Yeni köprü iki bölge arasındaki ticareti kolaylaştıracak. |
| alleviate | hafifletmek, azaltmak | Regular exercise has been shown to alleviate the symptoms of mild depression. Düzenli egzersizin hafif depresyon belirtilerini hafiflettiği gösterilmiştir. |
| deter | caydırmak | High fines are intended to deter companies from polluting rivers. Yüksek para cezalarının amacı şirketleri nehirleri kirletmekten caydırmaktır. |
| diminish | azalmak, azaltmak | The effect of the drug tends to diminish over time as the body adapts to it. İlacın etkisi, vücut ona uyum sağladıkça zamanla azalma eğilimindedir. |
| enhance | artırmak, geliştirmek | Adding images to a text can enhance understanding, especially for younger readers. Bir metne görsel eklemek, özellikle genç okuyucular için anlamayı artırabilir. |
| jeopardise | tehlikeye atmak (Amerikan yazımı: jeopardize) | Ignoring the safety rules could jeopardise the lives of everyone on board. Güvenlik kurallarını göz ardı etmek gemideki herkesin hayatını tehlikeye atabilir. |
| entail | gerektirmek | Becoming a doctor entails many years of study and training. Doktor olmak uzun yıllar süren eğitim ve uygulama gerektirir. |
| stem | gövde, sap; kaynaklanmak | |
| derive | türemek, elde etmek | Many modern medicines derive their active ingredients from plants. Birçok modern ilaç etken maddelerini bitkilerden elde eder. |
| exert | (güç, etki) uygulamak | |
| sustain | sürdürmek; (zarar) görmek | |
| allocate | ayırmak, tahsis etmek | The government plans to allocate more funds to research on renewable energy. Hükümet, yenilenebilir enerji araştırmalarına daha fazla kaynak ayırmayı planlıyor. |
| account for | açıklamak; (oranını) oluşturmak | Fossil fuels still account for the largest share of global energy consumption. Fosil yakıtlar, küresel enerji tüketiminin hâlâ en büyük payını oluşturmaktadır. |
| constrain | kısıtlamak | A lack of funding has constrained research into rare diseases. Kaynak eksikliği nadir hastalıklara yönelik araştırmaları kısıtlamıştır. |
| compel | zorlamak, mecbur etmek | |
| foster | teşvik etmek, geliştirmek; evlat edinmeden bakmak | Schools should foster curiosity rather than simple memorisation. Okullar basit ezberden çok merakı teşvik etmelidir. |
| substantiate | kanıtlamak, doğrulamak, temellendirmek | The journalist was unable to substantiate her claims with any reliable documents. Gazeteci iddialarını güvenilir hiçbir belgeyle kanıtlayamadı. |
| attribute | atfetmek, -e bağlamak; özellik | Kindness is an attribute that many cultures value above wealth or power. Nezaket, birçok kültürün zenginlik ya da güçten daha çok değer verdiği bir özelliktir. |
| overlook | gözden kaçırmak; tepeden bakmak | Early studies overlooked the role of women in ancient farming societies. İlk çalışmalar kadınların antik tarım toplumlarındaki rolünü gözden kaçırdı. |
| curb | dizginlemek, sınırlamak; sınırlama | The government introduced new taxes to curb the consumption of sugary drinks. Hükümet şekerli içecek tüketimini sınırlamak için yeni vergiler getirdi. |
| prevalence | yaygınlık | The prevalence of diabetes has increased in almost every country. Diyabetin yaygınlığı neredeyse her ülkede arttı. |
| advent | geliş, ortaya çıkış | The advent of the internet transformed the way people access information. İnternetin ortaya çıkışı insanların bilgiye erişme biçimini dönüştürdü. |
| disparity | eşitsizlik, fark | There is a large disparity in income between urban and rural areas. Kentsel ve kırsal bölgeler arasında büyük bir gelir eşitsizliği vardır. |
| implication | sonuç, ima | The discovery has important implications for our understanding of human evolution. Keşfin insan evrimini anlamamız açısından önemli sonuçları var. |
| constraint | kısıtlama, sınırlama | Financial constraints prevented the team from completing the research. Mali kısıtlamalar ekibin araştırmayı tamamlamasını engelledi. |
| incentive | teşvik | Tax reductions provide an incentive for companies to invest in clean technology. Vergi indirimleri şirketlere temiz teknolojiye yatırım yapmaları için teşvik sağlar. |
| endeavour | çaba, girişim; çabalamak (Amerikan yazımı: endeavor) | Mapping the human genome was one of the greatest scientific endeavours of the twentieth century. İnsan genomunun haritasını çıkarmak yirminci yüzyılın en büyük bilimsel girişimlerinden biriydi. |
| drawback | dezavantaj, sakınca | The main drawback of solar power is that it depends on weather and daylight. Güneş enerjisinin başlıca dezavantajı hava koşullarına ve gün ışığına bağlı olmasıdır. |
| deterioration | kötüleşme | Air pollution has caused serious deterioration of the ancient marble statues. Hava kirliliği antik mermer heykellerde ciddi bir bozulmaya yol açtı. |
| susceptibility | yatkınlık, duyarlılık | Genetic factors may increase a person's susceptibility to certain diseases. Genetik etkenler kişinin belirli hastalıklara yatkınlığını artırabilir. |
| resilience | dayanıklılık, toparlanma gücü | Children often show remarkable resilience after difficult experiences. Çocuklar zor deneyimlerden sonra çoğu zaman dikkat çekici bir toparlanma gücü gösterir. |
| controversy | tartışma, anlaşmazlık | The theory caused great controversy when it was first published. Kuram ilk yayımlandığında büyük bir tartışmaya yol açtı. |
| magnitude | büyüklük, şiddet | |
| feasibility | uygulanabilirlik, yapılabilirlik | Engineers are still studying the feasibility of building a tunnel under the strait. Mühendisler boğazın altına bir tünel yapmanın uygulanabilirliğini hâlâ inceliyor. |
| deprivation | yoksunluk | Sleep deprivation can impair judgement as much as alcohol does. Uykusuzluk, karar verme yetisini alkol kadar bozabilir. |
| ambiguity | belirsizlik, muğlaklık | The ambiguity of the ancient text has led historians to very different interpretations. Antik metnin belirsizliği, tarihçileri birbirinden çok farklı yorumlara yöneltmiştir. |
| discrepancy | tutarsızlık, farklılık | |
| proliferation | hızla çoğalma, yayılma | The proliferation of smartphones has changed the way people read the news. Akıllı telefonların hızla yayılması insanların haber okuma biçimini değiştirdi. |
| influx | akın, büyük miktarda giriş | The town struggled to cope with the sudden influx of tourists in the summer. Kasaba yazın birden gelen turist akınıyla başa çıkmakta zorlandı. |
| burden | yük; yük olmak | Chronic diseases place a heavy financial burden on both families and health systems. Kronik hastalıklar hem ailelere hem de sağlık sistemlerine ağır bir mali yük bindirir. |
| intervention | müdahale | Early intervention can greatly improve the outcome for children with learning difficulties. Erken müdahale öğrenme güçlüğü olan çocuklar için sonucu büyük ölçüde iyileştirebilir. |
| adverse effect | olumsuz etki, yan etki | The new drug was withdrawn after it was found to have an adverse effect on the liver. Yeni ilacın karaciğer üzerinde olumsuz bir etkisi olduğu anlaşılınca piyasadan çekildi. |
| shortcoming | eksiklik, kusur | |
| outcome | sonuç | The outcome of the election will affect the country's energy policy for years. Seçimin sonucu ülkenin enerji politikasını yıllarca etkileyecek. |
| insight | içgörü, kavrayış | |
| pervasive | yaygın, her yere yayılmış | Plastic pollution has become so pervasive that it is found even in Arctic ice. Plastik kirliliği o kadar yaygınlaştı ki Arktik buzlarında bile bulunuyor. |
| inherent | doğasında olan, içkin | Every investment carries some inherent risk. Her yatırım doğasında bir miktar risk taşır. |
| compelling | ikna edici, zorlayıcı | The team presented a compelling argument that the ancient wall had been built for defence. Ekip, antik duvarın savunma amacıyla inşa edildiğine dair ikna edici bir argüman sundu. |
| plausible | akla yatkın, makul | The theory offers a plausible explanation for the sudden disappearance of the dinosaurs. Kuram, dinozorların aniden ortadan kaybolmasına makul bir açıklama getiriyor. |
| ambiguous | belirsiz, muğlak | The results of the experiment were ambiguous, so the team decided to repeat it with a larger sample. Deneyin sonuçları belirsizdi, bu yüzden ekip deneyi daha büyük bir örneklemle tekrarlamaya karar verdi. |
| robust | sağlam, güçlü, dayanıklı | The study provides robust evidence that regular exercise improves memory. Çalışma, düzenli egzersizin hafızayı güçlendirdiğine dair sağlam kanıtlar sunuyor. |
| negligible | önemsiz, ihmal edilebilir | The risk of serious side effects from the vaccine is negligible. Aşının ciddi yan etki riski ihmal edilebilir düzeydedir. |
| substantial | önemli, büyük | The new policy led to a substantial reduction in road accidents. Yeni politika trafik kazalarında önemli bir azalmaya yol açtı. |
| arbitrary | keyfi, rastgele | |
| scarce | kıt, az bulunan | Food becomes scarce for many animals during the long winter months. Uzun kış aylarında pek çok hayvan için yiyecek kıtlaşır. |
| detrimental | zararlı | Long periods of sitting can be detrimental to physical and mental health. Uzun süre oturmak fiziksel ve ruhsal sağlık için zararlı olabilir. |
| inevitable | kaçınılmaz | Some loss of habitat seems inevitable as cities continue to grow. Şehirler büyümeye devam ettikçe bir miktar yaşam alanı kaybı kaçınılmaz görünüyor. |
| intricate | karmaşık, girift | |
| preliminary | ön, hazırlık niteliğinde | Preliminary results suggest that the new drug may slow the progress of the disease. Ön sonuçlar yeni ilacın hastalığın ilerleyişini yavaşlatabileceğini gösteriyor. |
| consecutive | ardışık, art arda | |
| contemporary | çağdaş | |
| empirical | deneysel, gözleme dayalı | The theory was attractive, but there was little empirical evidence to support it. Kuram çekiciydi, ancak onu destekleyecek çok az deneysel kanıt vardı. |
| ambivalent | kararsız, ikircikli (hem olumlu hem olumsuz duygular taşıyan) | Many voters remain ambivalent about the new tax proposal. Birçok seçmen yeni vergi önerisi konusunda kararsızlığını koruyor. |
| obsolete | eskimiş, modası geçmiş | |
| stringent | sıkı, katı | New drugs must pass stringent safety tests before they can be sold. Yeni ilaçlar satılabilmeden önce sıkı güvenlik testlerinden geçmelidir. |
| perilous | tehlikeli, riskli | The early explorers made a perilous journey across the frozen sea. İlk kâşifler donmuş denizin üzerinden tehlikeli bir yolculuk yaptı. |
| intrinsic | özünde var olan, içsel | |
| tentative | geçici, deneme niteliğinde | |
| widespread | yaygın | The use of mobile phones is now widespread even in remote villages. Cep telefonu kullanımı artık uzak köylerde bile yaygın. |
| counterproductive | ters etki yapan, amaca zarar veren | Punishing children too harshly can be counterproductive. Çocukları çok sert cezalandırmak ters etki yapabilir. |