YDS İçin 100 Önemli İsim: Anlamları ve Örnek Cümleleri
YDS'de kelime bilgisi yalnızca ilk altı soruda değil, cloze testte, cümle tamamlamada ve okuma parçalarında da belirleyicidir. Aşağıdaki listede 100 önemli isim anlamları ve örnek cümleleriyle yer alıyor. Kelimeleri tek tek ezberlemek yerine örnek cümle içinde öğrenmek, sınavda bağlamdan anlam çıkarmayı kolaylaştırır.
| Kelime | Anlamı | Örnek cümle |
|---|---|---|
| abandonment | terk etme, vazgeçme | The abandonment of ancient cities is often linked to climate change and the collapse of trade routes. Antik şehirlerin terk edilmesi genellikle iklim değişikliği ve ticaret yollarının çöküşüyle ilişkilendirilir. |
| abundance | bolluk | The abundance of fresh water in the region allowed early settlers to develop advanced irrigation systems. Bölgedeki tatlı su bolluğu, ilk yerleşimcilerin gelişmiş sulama sistemleri kurmasına olanak tanıdı. |
| abuse | kötüye kullanma; istismar etmek | The abuse of antibiotics has contributed to the rise of bacteria that no longer respond to standard treatment. Antibiyotiklerin kötüye kullanılması, artık standart tedaviye yanıt vermeyen bakterilerin artmasına katkıda bulunmuştur. |
| accomplishment | başarı | Mapping the entire human genome is considered one of the greatest scientific accomplishments of the last century. İnsan genomunun tamamının haritalanması, geçen yüzyılın en büyük bilimsel başarılarından biri olarak kabul edilir. |
| accuracy | doğruluk, kesinlik | The accuracy of weather forecasts has improved considerably thanks to satellite data. Uydu verileri sayesinde hava tahminlerinin doğruluğu önemli ölçüde artmıştır. |
| accusation | suçlama | The company denied the accusation that it had concealed data about the safety of its product. Şirket, ürününün güvenliğine ilişkin verileri gizlediği suçlamasını reddetti. |
| achievement | başarı | The invention of writing was a remarkable achievement that allowed knowledge to be passed across generations. Yazının icadı, bilginin kuşaklar boyunca aktarılmasını sağlayan dikkate değer bir başarıydı. |
| adherence | bağlılık, uyma | Strict adherence to safety rules is required in laboratories that handle dangerous viruses. Tehlikeli virüslerle çalışan laboratuvarlarda güvenlik kurallarına sıkı sıkıya uyulması gerekir. |
| adjustment | ayarlama, uyum | Moving to a new country often requires a long period of cultural adjustment. Yeni bir ülkeye taşınmak genellikle uzun bir kültürel uyum süreci gerektirir. |
| admiration | hayranlık | The architect's design for the bridge drew admiration from engineers around the world. Mimarın köprü tasarımı, dünyanın dört bir yanındaki mühendislerin hayranlığını kazandı. |
| adolescence | ergenlik | Adolescence is a period during which the brain undergoes significant structural changes. Ergenlik, beynin önemli yapısal değişimler geçirdiği bir dönemdir. |
| advance | ilerleme, gelişme; ilerlemek | Recent advances in imaging technology allow doctors to detect tumours at a much earlier stage. Görüntüleme teknolojisindeki son gelişmeler, doktorların tümörleri çok daha erken bir aşamada tespit etmesini sağlıyor. |
| advancement | ilerleme, gelişme | The advancement of women in science has been slow but steady over the past fifty years. Kadınların bilimdeki ilerlemesi son elli yılda yavaş ama istikrarlı olmuştur. |
| affluence | zenginlik, refah | Growing affluence in developing countries has led to a sharp rise in meat consumption. Gelişmekte olan ülkelerdeki artan refah, et tüketiminde keskin bir artışa yol açmıştır. |
| allocation | tahsis, paylaştırma | The fair allocation of water between neighbouring countries is a major source of tension. Komşu ülkeler arasında suyun adil paylaştırılması önemli bir gerilim kaynağıdır. |
| ambiguity | belirsizlik, muğlaklık | The ambiguity of the ancient text has led historians to very different interpretations. Antik metnin belirsizliği, tarihçileri birbirinden çok farklı yorumlara yöneltmiştir. |
| approval | onay | The vaccine received official approval only after three phases of clinical trials. Aşı, ancak üç aşamalı klinik denemelerin ardından resmî onay aldı. |
| assumption | varsayım | The study was based on the assumption that all participants told the truth about their diet. Çalışma, tüm katılımcıların beslenmeleri hakkında doğruyu söylediği varsayımına dayanıyordu. |
| attempt | girişim, deneme; denemek | Every attempt to grow the plant outside its natural habitat has so far failed. Bitkiyi doğal yaşam alanı dışında yetiştirmeye yönelik her girişim şimdiye kadar başarısız oldu. |
| attitude | tutum, davranış | Public attitudes towards recycling have changed considerably over the past twenty years. Kamuoyunun geri dönüşüme yönelik tutumu son yirmi yılda önemli ölçüde değişti. |
| awareness | farkındalık, bilinç | Campaigns to raise awareness of skin cancer have encouraged more people to use sunscreen. Cilt kanseri konusunda farkındalık yaratmaya yönelik kampanyalar daha fazla insanı güneş kremi kullanmaya teşvik etti. |
| benefit | fayda; yararlanmak | One clear benefit of learning a second language is improved problem-solving ability. İkinci bir dil öğrenmenin açık faydalarından biri problem çözme becerisinin gelişmesidir. |
| burden | yük; yük olmak | Chronic diseases place a heavy financial burden on both families and health systems. Kronik hastalıklar hem ailelere hem de sağlık sistemlerine ağır bir mali yük bindirir. |
| cause | neden; neden olmak | Scientists are still trying to identify the exact cause of the mysterious disease. Bilim insanları gizemli hastalığın kesin nedenini hâlâ belirlemeye çalışıyor. |
| challenge | zorluk, meydan okuma; meydan okumak | Feeding a growing world population is one of the greatest challenges of this century. Büyüyen dünya nüfusunu beslemek, bu yüzyılın en büyük zorluklarından biridir. |
| collision | çarpışma | Many scientists believe the Moon formed after a collision between the early Earth and another body. Pek çok bilim insanı, Ay'ın ilk Dünya ile başka bir gök cismi arasındaki bir çarpışmanın ardından oluştuğuna inanıyor. |
| commodity | mal, ürün, emtia | |
| complaint | şikâyet | Fatigue is one of the most common complaints that patients report to their doctors. Yorgunluk, hastaların doktorlarına en sık bildirdiği şikâyetlerden biridir. |
| compulsion | zorlama, zorunluluk | Some people feel a compulsion to check their phones every few minutes. Bazı insanlar birkaç dakikada bir telefonlarını kontrol etme zorlantısı hisseder. |
| conflict | çatışma; çelişmek | Conflict over grazing land has increased as deserts have spread into farming areas. Çöller tarım alanlarına yayıldıkça otlak arazileri üzerindeki çatışmalar arttı. |
| consumption | tüketim | Reducing meat consumption could significantly lower greenhouse gas emissions. Et tüketimini azaltmak sera gazı salımını önemli ölçüde düşürebilir. |
| contradiction | çelişki | There is a clear contradiction between the company's claims and its actual practices. Şirketin iddiaları ile fiilî uygulamaları arasında açık bir çelişki vardır. |
| controversy | tartışma, anlaşmazlık | The theory caused great controversy when it was first published. Kuram ilk yayımlandığında büyük bir tartışmaya yol açtı. |
| convenience | kolaylık, rahatlık | Many consumers choose processed food for its convenience rather than its nutritional value. Pek çok tüketici işlenmiş gıdayı besin değerinden çok kolaylığı için tercih ediyor. |
| corruption | yolsuzluk; bozulma | Widespread corruption slowed the country's economic development for decades. Yaygın yolsuzluk ülkenin ekonomik gelişimini onlarca yıl yavaşlattı. |
| cultivation | tarım, ekim | The cultivation of wheat began in the Middle East around ten thousand years ago. Buğday tarımı yaklaşık on bin yıl önce Orta Doğu'da başladı. |
| debate | tartışma; tartışmak | The debate over nuclear power has continued for more than half a century. Nükleer enerji üzerine tartışma yarım yüzyıldan uzun süredir devam ediyor. |
| deficiency | eksiklik | Vitamin D deficiency is common among people who spend little time outdoors. D vitamini eksikliği, dışarıda az zaman geçiren insanlar arasında yaygındır. |
| demand | talep; talep etmek | Global demand for lithium has risen sharply because of electric car production. Elektrikli otomobil üretimi nedeniyle küresel lityum talebi keskin bir şekilde arttı. |
| desire | arzu; arzulamak | The desire for social approval strongly influences the behaviour of teenagers. Toplumsal onay arzusu ergenlerin davranışlarını güçlü bir şekilde etkiler. |
| deterioration | kötüleşme | Air pollution has caused serious deterioration of the ancient marble statues. Hava kirliliği antik mermer heykellerde ciddi bir bozulmaya yol açtı. |
| development | gelişme | The development of the vaccine took less than a year, which was a record at the time. Aşının geliştirilmesi bir yıldan kısa sürdü; bu o dönem için bir rekordu. |
| dispute | anlaşmazlık; itiraz etmek | A border dispute between the two countries lasted for more than forty years. İki ülke arasındaki bir sınır anlaşmazlığı kırk yıldan fazla sürdü. |
| distribution | dağılım, dağıtım | The uneven distribution of rainfall makes farming difficult in the region. Yağışın dengesiz dağılımı bölgede tarımı zorlaştırıyor. |
| diversity | çeşitlilik | Genetic diversity helps populations survive changes in their environment. Genetik çeşitlilik, toplulukların çevrelerindeki değişikliklere rağmen hayatta kalmasına yardımcı olur. |
| drawback | dezavantaj, sakınca | The main drawback of solar power is that it depends on weather and daylight. Güneş enerjisinin başlıca dezavantajı hava koşullarına ve gün ışığına bağlı olmasıdır. |
| drought | kuraklık | The worst drought in a century destroyed most of the region's wheat harvest. Yüzyılın en kötü kuraklığı bölgenin buğday hasadının çoğunu yok etti. |
| elaboration | ayrıntılandırma | The theory needs further elaboration before it can be tested in the field. Kuramın sahada test edilebilmesi için daha fazla ayrıntılandırılması gerekiyor. |
| elimination | eleme, ortadan kaldırma | The elimination of lead from petrol significantly improved air quality in cities. Kurşunun benzinden çıkarılması şehirlerdeki hava kalitesini önemli ölçüde iyileştirdi. |
| establishment | kuruluş, kurum | The establishment of public libraries made books available to ordinary people. Halk kütüphanelerinin kurulması kitapları sıradan insanların erişimine açtı. |
| evidence | kanıt | There is growing evidence that air pollution affects brain development in children. Hava kirliliğinin çocuklarda beyin gelişimini etkilediğine dair kanıtlar giderek artıyor. |
| examination | inceleme; sınav | A careful examination of the bones revealed signs of a serious illness. Kemiklerin dikkatli bir şekilde incelenmesi ciddi bir hastalığın izlerini ortaya çıkardı. |
| exception | istisna | With a few exceptions, most mammals give birth to live young. Birkaç istisna dışında memelilerin çoğu canlı yavru doğurur. |
| expenditure | harcama | |
| exploitation | sömürü | The exploitation of child workers was common in factories during the Industrial Revolution. Sanayi Devrimi sırasında fabrikalarda çocuk işçilerin sömürülmesi yaygındı. |
| failure | başarısızlık; yetmezlik | Kidney failure can be treated with regular dialysis or a transplant. Böbrek yetmezliği düzenli diyaliz ya da nakil ile tedavi edilebilir. |
| fertilizer | gübre | Chemical fertilizer greatly increased crop yields in the twentieth century. Kimyasal gübre yirminci yüzyılda ürün verimini büyük ölçüde artırdı. |
| fluctuation | dalgalanma | Sharp fluctuations in temperature can damage young plants. Sıcaklıktaki keskin dalgalanmalar genç bitkilere zarar verebilir. |
| goal | hedef | The main goal of the project is to provide clean energy to rural communities. Projenin temel hedefi kırsal topluluklara temiz enerji sağlamaktır. |
| impact | etki; etkilemek | The impact of tourism on small coastal towns can be both positive and negative. Turizmin küçük kıyı kasabaları üzerindeki etkisi hem olumlu hem de olumsuz olabilir. |
| implication | sonuç, ima | The discovery has important implications for our understanding of human evolution. Keşfin insan evrimini anlamamız açısından önemli sonuçları var. |
| incentive | teşvik | Tax reductions provide an incentive for companies to invest in clean technology. Vergi indirimleri şirketlere temiz teknolojiye yatırım yapmaları için teşvik sağlar. |
| increase | artış; artmak | An increase in global temperatures of just two degrees could have serious consequences. Küresel sıcaklıklarda yalnızca iki derecelik bir artış ciddi sonuçlar doğurabilir. |
| influence | etki; etkilemek | Parents have a strong influence on the eating habits of their children. Ebeveynlerin çocuklarının beslenme alışkanlıkları üzerinde güçlü bir etkisi vardır. |
| inquiry | soruşturma, araştırma | An official inquiry was opened into the causes of the train crash. Tren kazasının nedenlerine ilişkin resmî bir soruşturma başlatıldı. |
| intention | niyet | The government's intention is to reduce carbon emissions by half by 2040. Hükümetin niyeti 2040'a kadar karbon salımını yarıya indirmektir. |
| intervention | müdahale | Early intervention can greatly improve the outcome for children with learning difficulties. Erken müdahale öğrenme güçlüğü olan çocuklar için sonucu büyük ölçüde iyileştirebilir. |
| invention | buluş, icat | The invention of the telescope transformed our understanding of the universe. Teleskobun icadı evreni anlayışımızı köklü biçimde değiştirdi. |
| investment | yatırım | Investment in renewable energy has grown rapidly over the last decade. Yenilenebilir enerjiye yapılan yatırımlar son on yılda hızla arttı. |
| issue | konu, sorun; yayımlamak | Access to affordable housing is a major issue in many large cities. Uygun fiyatlı konuta erişim birçok büyük şehirde önemli bir sorundur. |
| layer | katman | The ozone layer protects life on Earth from harmful ultraviolet radiation. Ozon tabakası Dünya'daki yaşamı zararlı morötesi ışınlardan korur. |
| maintenance | bakım; sürdürme | Regular maintenance can extend the lifespan of machines considerably. Düzenli bakım makinelerin ömrünü önemli ölçüde uzatabilir. |
| necessity | gereklilik, ihtiyaç | For early humans, controlling fire was a necessity for survival in cold climates. İlk insanlar için ateşi kontrol etmek soğuk iklimlerde hayatta kalmanın bir gerekliliğiydi. |
| observation | gözlem | Careful observation of animals in the wild has changed our view of their intelligence. Doğadaki hayvanların dikkatli gözlemi zekâlarına bakışımızı değiştirdi. |
| obstacle | engel | Language barriers can be a serious obstacle to receiving proper health care. Dil engelleri uygun sağlık hizmeti almanın önünde ciddi bir engel olabilir. |
| opportunity | fırsat | The conference offers young researchers an opportunity to present their work. Konferans genç araştırmacılara çalışmalarını sunma fırsatı veriyor. |
| precaution | önlem | Wearing a helmet is a simple precaution that can prevent serious head injuries. Kask takmak ciddi kafa yaralanmalarını önleyebilecek basit bir önlemdir. |
| prediction | tahmin | The scientist's prediction about the comet's return proved to be correct. Bilim insanının kuyruklu yıldızın geri dönüşüne ilişkin tahmini doğru çıktı. |
| prejudice | önyargı | Education can play an important role in reducing racial prejudice. Eğitim ırksal önyargıyı azaltmada önemli bir rol oynayabilir. |
| prevalence | yaygınlık | The prevalence of diabetes has increased in almost every country. Diyabetin yaygınlığı neredeyse her ülkede arttı. |
| process | süreç; işlemek | Photosynthesis is the process by which plants produce food from sunlight. Fotosentez, bitkilerin güneş ışığından besin ürettiği süreçtir. |
| prospect | olasılık, beklenti | The prospect of finding life on other planets excites many scientists. Başka gezegenlerde yaşam bulma olasılığı pek çok bilim insanını heyecanlandırıyor. |
| purpose | amaç | The purpose of the experiment was to test how plants respond to music. Deneyin amacı bitkilerin müziğe nasıl tepki verdiğini test etmekti. |
| recognition | tanınma, takdir | The scientist received international recognition for her work on vaccines. Bilim insanı aşılar üzerine yaptığı çalışmalarla uluslararası tanınırlık kazandı. |
| regulation | düzenleme, yönetmelik | Stricter regulation of the banking sector was introduced after the financial crisis. Mali krizin ardından bankacılık sektörüne daha sıkı düzenlemeler getirildi. |
| relief | rahatlama; yardım | Aid organisations sent food and medical relief to the earthquake zone. Yardım kuruluşları deprem bölgesine gıda ve tıbbi yardım gönderdi. |
| reputation | ün, itibar | The university has an excellent reputation for research in medicine. Üniversite tıp alanındaki araştırmalarıyla mükemmel bir üne sahip. |
| requirement | gereklilik, şart | A good level of English is a requirement for many international jobs. İyi bir İngilizce seviyesi pek çok uluslararası iş için bir şarttır. |
| scrutiny | dikkatli inceleme | The company's safety practices came under close scrutiny after the accident. Kazanın ardından şirketin güvenlik uygulamaları yakından incelendi. |
| shift | değişim, kayma; vardiya; değişmek | There has been a clear shift towards renewable energy in many countries. Pek çok ülkede yenilenebilir enerjiye doğru belirgin bir kayma yaşandı. |
| significance | önem | Historians debate the significance of the battle for the future of the empire. Tarihçiler savaşın imparatorluğun geleceği açısından önemini tartışıyor. |
| supply | arz, tedarik; sağlamak | The war disrupted the supply of wheat to many countries. Savaş pek çok ülkeye buğday tedarikini sekteye uğrattı. |
| surgery | ameliyat, cerrahi | Thanks to robotic surgery, patients now recover much faster after operations. Robotik cerrahi sayesinde hastalar artık ameliyatlardan çok daha hızlı iyileşiyor. |
| suspension | askıya alma; süspansiyon | The suspension of the trial was announced after several volunteers became ill. Birkaç gönüllü hastalandıktan sonra denemenin askıya alındığı duyuruldu. |
| tendency | eğilim | Children have a natural tendency to imitate the adults around them. Çocukların etraflarındaki yetişkinleri taklit etme yönünde doğal bir eğilimi vardır. |
| termination | sona erme, fesih | The termination of the contract led to a long legal dispute. Sözleşmenin feshi uzun bir hukuki anlaşmazlığa yol açtı. |
| threat | tehdit | Invasive species are a serious threat to the survival of native animals. İstilacı türler yerli hayvanların hayatta kalması için ciddi bir tehdittir. |
| treatment | tedavi; muamele | The treatment of mental illness has improved greatly over the past century. Ruhsal hastalıkların tedavisi geçen yüzyılda büyük ölçüde gelişti. |
| victim | kurban, mağdur | Children are often the main victims of armed conflict. Silahlı çatışmaların başlıca mağdurları genellikle çocuklardır. |
| violation | ihlal | The use of child labour is a serious violation of human rights. Çocuk işçi çalıştırmak ciddi bir insan hakları ihlalidir. |